Röportaj, Sanat & Sergiler, Tarih

Ayşe Yetişkin Kubilay

AYŞE YETİŞKİN KUBİLAY
 

İstanbul Haritaları
İstanbul’un 500 senesini kağıda döken birbirinden etkileyici 100 haritayı bir araya getiren “İstanbul Haritaları 1422-1922” kitabını yazan Ayşe Yetişkin Kubilay ile haritalardaki İstanbul’un tarihi üzerine kapsamlı bir sohbet gerçekleştirdik.
Öncelikle “İstanbul Haritaları 1422-1922” kitabını hazırlayan sanat tarihçisi Ayşe Yetişkin Kubilay Hanımefendi’yi tanıyabilir miyiz?

Ben sanat tarihi doktoruyum. Sadece gravür ve harita üzerine çalışan Galeri Alfa Antikacılık’ta önce yönetici olarak, son 8 yıldan beri ise sahibi olarak gravür ve harita üzerine çalışıyorum. Bu sene 25. yılımı kutluyorum. Bana “el verilen”, konusu dolayısıyla çok zor olan bir müesseseyi devam ettiriyorum. Üniversitede Sanat Tarihi okudum, idealimi gerçekleştirdim. Master’ımı ve doktoramı yine Sanat Tarihi’nde yaptım. En nihayetinde yolum, çok sevdiğim bu meslekle ilgili olan bu işle kesişti. Gravür harita üzerine uzman olarak çalışıyorum. Sanıyorum Türkiye’de profesyonel eksper olarak gravür harita üzerine çalışan sadece Galeri Alfa’dır. Eksper derken bir anlamda kağıdı okuyoruz. Elime gelen kağıdı dokunarak, inceleyerek orijinal olup olmadığına bakıyor ve birçok özelliklerine göre tarihçesini çıkartıyoruz.

Özel bir galerinin sahibi ve yöneticiliğini yapmak yanında akademik çalışmalarıma da devam ediyorum. Sanatı ve tarihi seven; İstanbul kentine, seyyahlara ve Osmanlı’nın günlük yaşantısına ilgi duyan sanatseverlere seminerler veriyorum zaman zaman. Sempozyumlara katılıyorum, bildiri sunuyorum, makale yazıyorum, kitap yazıyorum ve dışarıdan üniversitede ders veriyorum.

Christoforo Buondelmonte’nin 1422 yılındaki planıyla başlayan kitabınız, şehrin 500 senesini kağıda döken birbirinden etkileyici 100 harita içeriyor. İstanbul’un bu uzun yolculuğunu bir kitapta toplarken nasıl bir serüvenden geçtiniz?

Öncelikle çok heyecanlı bir serüven olduğunu itiraf etmeliyim. 25 yıl gravür ve haritayla uğraşıp, elinize bir gün 580 parçadan oluşan bir İstanbul haritaları koleksiyonu geldiğinde heyecanlanmamak mümkün değil. Haritaları incelerken, aşık olduğunuz kente tekrar aşık oluyorsunuz. Bu koleksiyonu toplayan İstanbullu bir Rum Beyefendi’ydi. Kendisine ne kadar teşekkür etsek azdır. Kitapta, haritalardaki İstanbul’u anlatmayı seçtim ki bu bir yolculuktu. Ama akademik bir yolculuk oldu aynı zamanda. Sürecin bana kazandırdığı, 2010 yılı Sedat Simavi Sosyal Bilimler ödülü. Bu yolculuğun yanında bir de kitabı yazarken geçirmiş olduğum benim bir yolculuğum var. Her bir haritayı yazarken haritaların dönemiyle empati kurdum ben bir anlamda.Her iki yolculuk da Buondelmonte’nin çizdiği harita ile başladı ki bugüne kadar literatürde bilinen en eski İstanbul haritasıdır. Kitabın tamamı, gravür tekniğiyle basılan haritalardan oluşuyor ancak tek el yazması bu haritadır. İlk olmasının yanında gezip görülerek çizilmiş ilk İstanbul haritasıydı.

Haritaları incelerken Bizans döneminden bahsediliyorsa ben, kendimi hakikaten Bizans’ta yaşayan, Konstantinopolis sokaklarında dolaşan bir Bizanslı gibi hissettim. Osmanlı Dönemi’nden bahsediyorsa Dersaadet sokaklarında dolaşan bir Osmanlı kadınıydım. Bir anlamda zihnimde canlandırdığım İstanbul kentinde ben, dönemine göre cismani bir şekilde dolaştım. Bu anlamda benim için çok ilginç bir yolculuktu.

Bu yolculukta haritalar kronolojik şekilde incelendiği için aynı zamanda gravür tekniğini, dönemin teknik şartlarını, tasarımlarının ve harita tarihinin gelişimini de takip edebiliyorsunuz.

Haritacıların tasarım dili, kitabın yazım sürecinde dikkatimi çeken başka bir yön oldu. Haritacıların dili derken aslında haritacıların anlatmak istediklerini yaşadıkları dönemin siyasal ve sosyal olaylarıyla nasıl anlamlandırdıklarını gördüm. Dönemin sosyo-politik olaylarıyla ilgili çok fazla şey okuyabildiğinizi farkediyorsunuz. Özellikle 17. yüzyıldan 18. yüzyıl ortalarına kadar estetik bir kaygıyla yapmışlar. Haritaların “kartuş” denilen künye yerlerinde haritanın konusu ve haritacının adı yer alır. Genellikle o kartuşlarda figürlü, küçük küçük temsili kompozisyonlar vardır; etrafı da hayvan ve insan figürleriyle oluşturulmuştur. 1700’lü yılların başlarına kadar, kartuşlarda yer alan bu kompozisyonlardaki Türk figürleri “barbar Türk” algısını destekleyecek şekilde çizilmişlerdir. Avrupa’daki “Türk” kelimesi “barbar” kelimesiyle eş-anlamlıydı, bir anlamda. Bir de Osmanlı İmparatorluğu’nun gücü 16. yüzyılda Avrupa’yı korkutmuştur. Haritaların kartuşlarında yer alan kompozisyonlardaki çizimlerde de bunu görüyoruz. 18. yüzyılın başlarından itibaren ise artık Osmanlı İmparatorluğu’nun askeri gücünü yavaş yavaş yitirmeye başlaması, bakış açılarını da değiştiriyor. Avrupalı fark ediyor ki “biz Osmanlıları artık yenebiliyoruz”, Osmanlı da fark ediyor ki “biz artık yeniliyoruz”. Dolayısıyla bu durum, o dönemlerin haritalarının tasarımlarını da etkiliyor. Avrupalı’da Osmanlı’yı yenebildiği algısı oluştuğu için artık Barbar Türk çizimleri yavaş yavaş ortadan kalkıyor. Mesela Alman haritacı Homann’ın İstanbul haritasının kartuşunda, savaş aletleri ve bir Alman askeri ile karşısında bu kez yine savaş aletleriyle bir Osmanlı ordusunda görev yapan deli akıncı figürü var. Yani eşit duruma geliyor. 18. yüzyıldan sonra ise artık yavaş yavaş o kartuşlar nispeten figürlü, bitkisel, daha farklı, daha barok, kıvrımlı kartuşlara dönüşüyor.

Ayrıca belirtmeliyim ki bu haritalarda sınırları bugünkü sınırlar gibi görmeyin. İstanbul’un bilimsel ölçekli ilk haritası da 1786 yılında çiziliyor ve ondan sonra artık haritalar; bilimsel ölçekli, tasarımları çok zengin olmayan hatta bazılarında hiç olmayan haritalara dönüşüyor.

Osmanlı dönemindeki şehirleşmeyi nasıl değerlendiriyorsunuz, haritalarda bu döneme ait ne gibi detaylar ön plana çıkıyor?

Haritalar, kentte olan bir takım gelişmeleri içerisinde barındırıyor. İstanbul’un fetih sırasında nüfusu nispeten azdı. Bu nüfus azalması fetihten çok önce, İstanbul’un Latin işgalinden sonrasına dayanır. Bizans dönemi İstanbul’u yani Konstantinopolis çok zengin bir şehirdi. Kudüs’e doğru gitmekte olan Latinler, bu zenginliğini görünce karar değiştirip İstanbul’u işgal ediyorlar 1204 yılında. Bu işgal, İstanbul’un görüp görebileceği en büyük talan olarak bilinir. Talan edilen bir çok eser, Venedik’te ve Avrupa müzelerinde yer alıyor. Ve o işgalden sonra Bizans İmparatorluğu dediğimiz Doğu Roma İmparatorluğu kendini toparlayamıyor. Ondan dolayı bir nüfus azalması oluyor. Fakat Fatih Sultan Mehmed, kenti fethettikten sonra kentin nüfusunu arttırmak ve kentte yaşayan insanları birbirleriyle kaynaştırmak için değişik yerlerden getirilenleri İstanbul’da iskan ediyor. Paşalarından da kendi tasarruflarından olmak üzere eserler yaptırılmasını istiyor ve kent “şen”leniyor. Mahmut Paşa, Piyale Paşa bunlara örnek. Fatih Sultan Mehmed de Fatih Külliyesi’ni yapıyor. Böyle bir şenlendirme politikası ile kent gelişmeye başlıyor. Biz bunu haritalarda da görüyoruz. Ancak erken dönem 15. yüzyıl haritaları, bir süre daha Bizans dönemi İstanbul’unu betimlemeye devam ediyor. Bu fetih sonrası tarihlerde, erken 15. yüzyıl haritalarında; evet İstanbul artık Osmanlı’nın başkentidir. Fatih Külliyesi ve yaptırılan diğer bazı yapılar vardır ama dediğim gibi bir süre daha algıladığı şehir hala Bizans İstanbul’udur. 17. yüzyıl haritalarında; yaptırılan eserlerle kentin mimari açıdan daha zenginleştiğini anlayabiliyoruz.

1680 yılına ait İstanbul’u gösteren kuşbakışı haritada kentin ne kadar kalabalıklaştığını anlayabiliyorsunuz. İstanbul’un Suriçi denilen, surlar tarafından çevrelenen asıl kısmı çok kalabalıkken Pera bölgesinde (Beyoğlu) yerleşim yeri az hatta sadece Galata’da. Çünkü orada İtalyan Kolonistler vardı, Cenevizliler ve Venedikliler. Üsküdar da kalabalıktı çünkü Üsküdar Osmanlı’nın Asya topraklarına adım attığı yerdir. Kadıköy’de ise yerleşim çok azdır.

17. yüzyıl sonlarına kadar Boğaz’ı göstermezler mesela. Neden diye soracak olursanız kenti gelip görerek çizen kişiler, Boğaz’ı çok fazla gezemiyorlardı; çünkü Boğaz’da yerleşim ancak aralarında mesafe olan küçük Rum balıkçı köyleri şeklindeydi ve yol olmadığı için ulaşım zordu. Boğaz’da yerleşim 18. yüzyıldan itibaren başlar. Köprü olmadığı için Eyüp üzerinden dolaşmak zorunda kalırlardı. Boğaz’a gitmek çok büyük olaydı, bu köyler ve bir kaç padişahın günlük gezilerinde dinlendiği küçük biniş köşkleri dışında yabancı elçilikler ve yazlık sefarethaneleri vardı. Beyoğlu’ndaki yabancı sefarethanelerde yaşayanlar, yazın kent sıcak oluyor diye Boğaz’ın üfül üfül rüzgarından yararlanmak için birkaç aylığına bu yazlık rezidanslara giderlerdi, bir nevi göç ederlerdi. Bunu düşünecek olursak Boğaz’a gidiş zor olduğundan dolayıdır ki Boğaz, haritalarda bir döneme kadar yok. Yorumum böyledir.
Tanzimat’tan sonra ise imparatorluk sarayı olan Topkapı Sarayı’nın terk edilip Dolmabahçe Sarayı’na taşınması Boğaz’daki yerleşimi hızlandırır. 18. yüzyıldan itibaren de Boğaz haritaları günümüzdeki görüntüsüne yakın çizilmeye başlar.

Bizans döneminden başlayan haritalar, Osmanlı Devleti’nin son dönemine kadar uzanıyor. Sizi en çok etkileyen haritalar hangi döneme ait?

Bu çok zor bir soru çünkü hem İstanbul’u hem de haritaları çok seviyorum. Bir kere ilk harita beni çok heyecanlandırıyor çünkü şehre bizzat gelip görerek yapılmış, insan yüreği formuna benzetirim o haritayı her zaman. Çok güzeldir, çok anlamlıdır benim için ve tabii ki İstanbul için. O haritada Ayvansaray’dan Yedikule’ye kadar uzanan surların dibinde yer alan su hendeklerini görebiliriz. Yenikapı buluntularının çıktığı liman da vardır. 1522 yılına ait Braun&Hogenberg haritası ise tasarım olarak çok güzeldir. Alt tarafında, at üstünde giden padişah figürü ile peykleri ve solakları vardır, ayrıca iki tarafında da haritanın çizildiği döneme kadar tahta geçmiş olan Osmanlı Padişahları’nın portreleri vardır. Osmanlı İmparatorluğu’na layık bir haritadır.

1680’deki Grelot haritası da bakış açısıyla ve tasarımıyla çok güzeldir. Normalde bir haritada kuzey yönü yukarıdadır, oysa bu harita kuzeyi sağ tarafa döndürerek, batıya almıştır ve Asya topraklarından bakarak kenti betimlemiştir.

16. yüzyılda İstanbul’a Roma ve Bizans yapıtlarını incelemek için gelmiş olan araştırmacı Petrus Gyllius “Bütün kentler ölümlüdür ama sanıyorum Konstantinopolis, insanlar varoldukça yaşayacaktır.” diye tarihe geçen bir cümle söylemiştir. Petrus Gyllius aynı zamanda İstanbul’u kanatları açılmış kartal başına benzetir. Hakikaten İstanbul’un 1918 tarihli ilk şehir planında da bunu çok net görebilirsiniz: Sarayburnu kartalın gagası, yana açılan kanatları ise Suriçi ve Pera’dır.

1750’li yıllara kadar çizilen haritaların alt taraflarında bir de Pera sırtlarından Haliç panoraması yer alır. İkisi birleşince muhteşem bir tasarım zenginliği ortaya çıkar. 1786’dan sonraki haritalar ise artık bilimsel ölçekli, bilimsel kalıplara uygun çizilmiş haritalardır. Bu tarz haritalarda bugün gördüğünüzü haritada da gördüğünüz için ilkleri kadar beni çok heyecanlandırmıyor açıkçası.

PAYLAŞ

EDİTÖRÜN SEÇİMİ

Lamborghini Speaker
Alışveris

Lamborghini Speaker

Lamborghini Speaker by iXOOST iXOOST, Lamborghini Aventador’dan esinlenerek Bluetooth’lu bu harika ses sistemini ortaya çıkardı. Karbonfiber dış kasadan yapılan hoparlörü…

DEVAMINI OKU